Bonjour Monsieur (Bonjuğ Mösyö) – 1

Kişisel duygularımı ve yazma ile ilgili hislerimi ve aslında yalnızca beni ilgilendiren fakat hakkında yazmaktan zevk aldığım mızıklamalarımı başka yazılara bırakarak hemen bizi merak edenlere, ilgisini çekebilecek kişilere veya bunu okumaya ayıracak boş vakti olan herkese Fransa’da hayatımız nasıl geçti, neler yaptık, ne hallere düştük, nerelerden geçip hangi sonuçlara vardık gibi soruları yanıtlamaya çalışacak yoğun bir yazı yazmak istiyorum.

.

Bölüm 1 – Veda

Türkiye’den ayrıldığımız 30 Kasım (Pazar) sabahı herşey oldukça duygusaldı. Ayrılmak, vedalaşmak, yeni bir başlangıç, hayale kavuşmak… Birbirinin zıttı fakat daha büyük bir bütünün ayrık parçalarını bir gün içerisinde hissettik. Her şey ayarlanmıştı, Fransa saatiyle (Türkiye -1) 5 olmadan uçaktan inecek, hemen bir araba kiralayacak, saat 6 olmadan ayarladığımız otel/stüdyo ev’i bulup (kendisine yazının geri kalanında “otel” diyip geçmek istiyorum) yerleşecektik (otel ile anlaşmamız bu şekildeydi). Uçaktan beklediğimiz saatte inmemize rağmen kablumbağa misali sırtımızda taşıdığımız ve ardımızdan sürüklediğimiz yükümüzle araba kiralayarak arabaya sığmamız 6yı bulmuştu. Allah’tan oteli arayıp bir yarım saat gecikeceğimizi söylemiştik ki otelin yöneticisi olan hanımkızımız biraz daha bizi beklesin de biz kapıda kalmayalım…

Sonraki haftasonu öğrendik ki o gün yağan sağanak yağmur ve şiddetli rüzgar bizi ne Ankara’dan uğurlayan gökyüzü ağlaması ne de İzmir’deki gibi normal kış havasıymış. Yerel halk, bizim araba ile oteli ararken boşalan yağmuru (ki oteli bulmamızı iyice zorlaştırmıştı) “fırtına” olarak tanımlamış meğer. Bu aslında daha sonra iyi bir haber oldu çünkü biz aslında çok daha rahat kışları olan bir yere geldiğimizi düşünüyorduk ve ilk anda bizi karşılayan fırtına ile biraz korkmuştuk. Şimdi biliyoruz ki bize özel bir şölen hazırlamış birileri(?!). Normalde bu şekil fırtınalar olmuyormuş.

Oteli bulmak için yolda değişik yollara saptıktan, birkaç korna yedikten ve rastgele Fransız’lara İngilizce yol tarifi sorduktan sonra geç de olsa oteli bulduk. Otelin yöneticisi hanımkızımız ayağını kırmış olmasa belki de çoktan çıkmış olacaktı fakat onun bu “talihsiz”liği bizim bavullarla sokakta kalmamızı engelledi ve son dakikada yetişerek geç de olsa otele girdik.

.

Bölüm 2 – Tanrı’ların Evi

Otel otel diye bahsi geçen, Fransa’daki ilk yuvamız aslında buradaki adıyla bir “Residence”. Türkiye’de bir çok yabancı kelimede yapılan şişirme ve süsleme işlemine uğramış kelimenin aslı sanırım buradan gelmiş. Burada otel odasından büyükçe, eşyalı evciklerin bulunduğu binalara “Residence” deniyor. Apart Hotel gibi, fakat tek binada apartman gibi bulunan daireler. Otel usulü işleyen ev usulü kalınan yerler özetle. Bizimkisi ise tam adıyla “Residence Olympe” (“Residans Olamp” şeklinde okunuyor). “Olympe”, “Olympus”un Fransızca’sı. “Olympus” da antik Yunan mitolojisinde “Tanrı’ların evi” olarak geçen ulu, yüksek dağın ismi. Dağ yüksek olduğundan bu varsayımda bulunmuşlar sanırım. Bunu Ermeni masallarındaki Ağrı Dağı yaklaşımına benzetiyorum. Olayların gelişiminin bizim için ne kadar ilahi öğeler ve değerler içerdiğini düşünerek, “tesadüfen” bulduğumuz ve son gün ayarladığımız ilk evimizin isminin bu şekilde olmasının yarattığı şiirsellik bana ayrı bir keyif veriyor.

Olympe’deki dairemiz 27m2, 1+1 bir daireydi. Elimde resimler olmamakla birlikte otelin adresi şudur:

http://www.residence-olympe-antibes-juan-pins.cote.azur.fr/

Evin içerisinde yatak odasına ancak 2 kişilik yatak sığıyordu, bu durumda odanın kapısı da yatağı ittirerek kapanabiliyordu. Banyo bu kadar sıkışık yatak odasına kıyasla fazla rahattı diyebiliriz. Yatak odası ile banyo arasında 1.5 metre genişliğinde koridor (?!) ve burada bir dolap ile salon kapısı duruyordu. Salon dediğime bakmayın, kendisi de yatak odasından halliceydi. Zaten eve salondan giriliyor, girer girmez sağda ufak bir tezgah boyutunda mutfak alanı, solda yemek yenebilecek bir masa, az ileride de tek çekyatlık oturma alanı bulunuyordu.

İlk 4 günümüz arabamız olduğu için biraz daha rahat geçecekti. Arabayı her ne kadar 100km kullanma şartıyla kiralamış olsak ve oteli bulmamız ve ilk gün Nesli’nin işe gitmesi ile 24 saat dolmadan 65km yapmış olsak da, elimizin altında bir ulaşım aracı bulunması rahatlatıyordu. Yine de benim günlerim şehri keşfetmek, ev aramak, araba bakmak gibi amaçlar için yürüyerek ve dönüşte biten enerji ve kopma derecesine gelen bacaklar sebebiyle otobüslerde geçiyordu. Otobüs sistemi Amerika’dakine benzer şekilde dakika dakika ayarlanmış hatlar ve olabildiğince dakika şaşmayan şoförler ile aslında kavraması çok kolay şekilde insanı karşılıyor. Ne olursa olsun, toplu ulaşımın yeterince sık kullanılmamasından dolayı sefer sayıları az elbette. Yine de düzen oturmuş olduğu için bu saatlere uyarak işler yeterince rahat halledilebiliyor. Burada tek sorun, diğer meselelerde de karşımıza çıkan Fransız’ların uzun öğle araları ve taviz vermedikleri haftasonu tatilleri. Öğlen ve tatillerde otobüsler daha da seyrekleşiyor, Pazar akşam 8den sonra otobüs bulunmaz oluyor.

Olympe hayatımız 2 hafta sürmüş olsa da yoğun geçti. 2 hafta bittiğinde Nesli de benim gibi geçen sürenin 2 haftadan uzun geldiği fikrine sahipti. Özellikle yaptıklarımız bizden önce buraya yerleşen benzer durumdakiler tarafından “şans” olarak tanımlanmıştı zaman zaman. “Şans” kelimesinin kökenini düşünürsek biz zaten “şans”ımıza değil, yarattığımız olasılıklara güvenmiş, ve olasılıklarımız umduğumuz gibi çıkmış, 2 hafta içerisinde temiz, istediğimiz yerde (şehrin sahildeki nispeten pahalı bölgesi) ve eşyalı bir evi kesinlikle buraya göre ederinin çok altında bir fiyatla tutmuştuk.

.

Bölüm 3 – Bizim Ev

27m2’den sonra bize kocaman gelen 44m2’lik yeni evimize yine tüm yükümüzü sırtlayarak ve sürükleyerek, yine sağanak yağmur altında ve yine bir Pazar günü taşındık. En azından bundan sonra bir süre yeni bir taşınma planlamıyoruz. Ev ile ilgili bir video, bolca fotoğraf veya ayrıntılı anlatımlar ile süslemek isterdim bu yazıyı fakat eldeki ile yetinmek zorundayım. Nesli’nin “googlemaps” haritalarından bakarak evin biz tutmadan hemen önceki 4 resmine ve yerine şu adresten ulaşılabilir:

http://maps.google.fr/maps/ms?hl=fr&gl=fr&ie=UTF8&oe=UTF8&msa=0&msid=100050848705545867438.00045d9fc793adf842026&ll=43.572722,7.100487&spn=0.007991,0.018153&t=h&z=16

Evde ütü masasından deniz yatağına kadar her türlü eşya mevcut. John Lennon’un sözünü buradan tekrar hatırlatayım (zaten çok sık kullanıyorum): “Hayat biz başka planlar yaparken başımıza gelenlerdir.” Taşınma sürecinde uçağa alacağımız her fazla ağırlık bize 7 Euro/kg olarak malolacaktı. Eşyaları çoğunlukla “bunu götürmek kilosu 7Euro’ya değer mi?” sorusuyla ayıkladık. Bu süreçte Nesli ile tartışma konularımızdan birisi de Ankara’da rastgele bir dükkandan aldığımız, muhtemelen piyasada bulunan en ucuz mikseri getirip getirmemekti. Mikserin kendi fiyatı 7 Euro etmiyor diye hatırlıyorum. Bu tartışma son güne kadar ara ara tekrar açıldı ve sonunda mikseri getirmeye karar verdik. Yastıklar, yorgan,nevresim takımı, bir kısım çatal bıçak, saç kurutma makinası vb. yanında bir de mikser getirdik. Hayat biz bu eşyaları bulamama planı yaparken bizimle yine dalga geçmişti ve bulduğumuz evde 4 nevresim takımı, 7 yastık, bol miktarda havlu, tam takım mutfak, saç kurutma makinası vardı. Evde gerekli gereksiz bol miktarda eşya ve tam takım mutfağa rağmen, mutfakta 10 parça kek yapma seti olmasına rağmen, patates, sarımsak ezmek için kullanılan aletler vs. olmasına rağmen evde tek eksik bir mikserdi! Eve Pazar günü yerleştikten sonra uzanırken sayıkladığımız şeyler ortaktı: “Keşke nevresim takımlarını getirmeseymişiz, keşke yastıkları, çatal bıçağı, fincanları getirmeseymişiz… ama nereden bilecektik ki?!”

İyi ki mikseri getirmişiz…

.

Bölüm 4 – İlk bakışta Fransız’lar

Her ne kadar insanları birbirinden sıfatlar ve isimler ile ayırmanın yanlışlığını daha önce kendi yaptığım sınıflandırmalarla kendime bile kanıtlamış olsam da “Fransız” diyebileceğimiz insan tipi ile ilgili ilk izlenimlerim beklentilerimin oldukça dışında gelişti.

Öncelikle “Fransız, İngilizce bilse de konuşmaz” sözünün Fransız ile ilgili değil, her konuda olduğu gibi durum ve şartlar ile alakalı olduğunu öğrendim. Şu ana kadar hiç kimse İngilizce bilmesine rağmen ne benimle ne Nesli ile Fransızca konuşmadı. İngilizce bilmeyenlerden de her ne hikmetse “carte de sejour” (oturma izni kartı) almaya gittiğim resmi dairedeki görevli bayan hariç hiç kimse bana zorla Fransızca konuşulduğumu hissettirmedi. O bayan da İngilizce bilmiyordu ama öyle bir davrandı ki bilse de konuşmazdı havası yarattı bende. Bunu devlet dairesi olmasına ve benim oturma izni için gelmiş olmama bağladım. Tek örneğin dışında İngilizce bilmeyen Fransız’larda ortak bir şapşallık olarak yorumladığımız davranış şekli de biz her ne kadar ezberden Türk aksanımızla “Jö ne parle pa Fğanse” (Fransızca bilmiyorum) veya “Je ne kompğend pa” (Anlamıyorum!) desek de ısrarla bize uzun Fransızca cümleler ile birşeyleri anlatmaya çalışmaları idi. Biz memlekette turistlere bu şekilde değil, kelime kelime, Türkçe de olsa “tarzanca” yöntemiyle kelimelerle anlatmaya çalışırız genel olarak. Her nedense, çoğu Fransız kelime kelime değil, uzun uzun cümleler ile anlatmaya bayılıyor herşeyi. Allah’tan ellerini kollarını kullanıyorlar da bir şekil anlaşılıyor…

Geçen 2 hafta içinde yavaş yavaş uzun cümlelerden kelimeler anlamaya, tarzanca cümleler kurabilmeye başladığım için içim biraz rahatladı. Çok rehavete kapılmamak gerek elbette ama yine de gelirken yaptığımız planda bir şaşma olmayabileceğine olan inancım sağlamlaşıyor.

Fransa ile ilgili en acı yoldan öğrendiğim gerçek ise öğlen yemeklerini uzun uzadıya yemeleri, tatil vakitlerinden taviz vermemeleri ve yine de Dünya sıralamasında en büyük 7. ekonomi olmaları. Bizimle neredeyse aynı (hatta biraz daha az) nüfusa sahip olmalarına rağmen bizimkinin 3 katı büyüklükte bir ekonomiye sahip olmaları, bizim 17. onların 7. olması da aslında gösteriyor ki çok çalışmak değil, doğru ve verimli çalışmak asıl kazançtır. Günlük çalışma saatinin burada 7, bizde 8.5 saat olması, öğlen aralarının bazı dükkanlarda saat 3e kadar uzaması hiçbir müşteriyi sinirlendirmiyor, esnaf müşteri kaçırma derdine düşmüyor, sistem çökmüyor, ülke gerilemiyor… Yanlış hatırlamıyorsam son tartışmaları da Pazar günü her yerin kapalı olması üzerineydi… Daha çok tartışırlar gibi duruyor…

Trafik sıkıştığında bizim için normal bir yoğunluktaki iş çıkış saatini andırıyor yollar. Yollarda trafik lambaları çok ender kullanılmış. Çoğu kavşak için yuvarlak dönüşler yapılmış. Yuvarlağa girerken yuvarlakta dönenlere yol veriliyor doğal olarak, sonra yuvarlağa girilip gidilecek yöne dönülüyor. Yuvarlak girişlerinde asla ışık kullanılmıyor, yuvarlaklara insanlar olması gereken şekilde bekleyerek giriyor, çıkıyor. Trafik dakikalarca kilitlenmiyor, düzenli bir hızda akıyor. Zaten kimse korna çalmıyor, gerek de kalmamış oluyor. Yaya geçidine ayak basınca herkes olmasa da çoğu araba yol veriyor, yayalara ışık konmuşsa yayalar da ışıklara uyuyor. Işık yoksa öncelik yayanın oluyor. Yollarda park edilebilecek yerler, dönüşler, girişler ve çıkışlar hep yere çizilen çizgiler ile işaretlenmiş olduğundan yollarda planın dışında park yığılması olmuyor. Vatandaş da park izni olmayan yere “şöyle bir koyuvereyim, hemen dönerim” diye bırakıp gitmiyor. Burada halkın en büyük sorunlarından birisi park yeri. Aylık 100Euroya park yerleri kiralanıyor ve bu ucuz karşılanıyor yerine göre. Buna rağmen kimse ısrarla yollarda izin verilmeyen yerlere park etmiyor. Sanırım buna da “trafikte medeniyet” deniyor. Zaten medeniyet kafada, kurallarda değil.

Medeniyet demişken, insanlar efsanelerin aksine, yere tükürüyor, hatta yerine göre sokağa işiyor. Bazı sokaklar, köşeler, otobüs durakları amonyak kokusuyla işaretlenmiş olabiliyor. Bunun aksine herkes birbirine tanışıksa selam veriyor ve her zaman öpüşüyor (yanaktan 2 kere). Tanımadıklarıyla dükkan vb. yerlerde karşılaşınca illa ki bir “Bonjour” veya vakte göre “Bon Soir” demek doğal, dememek çok ayıp karşılanıyor. Her girdiğim dükkanda uzaktan da olsa yüksek sesle “Bonjuğ Mösyö” şeklinde karşılanmak hoşuma gitmiyor da değil hani. Buna benzer şekilde otobüse binince şoför aynı şekilde karşılıyor herkesi tek tek. Biz yolcular da aynı şekilde şoförle selamlaşarak biniyoruz. Bunun bir adım ötesi de neredeyse herkesin otobüsten inerken kapıdan şoföre bağırarak “Mersi, Oğuar!” (Teşekkür ederim, görüşmek üzere!) şeklinde özel olarak şoföre teşekkür edip otobüsten inmesi. Biz bunu ilk kez yeni evimize taşınırken bavullarla otobüsten inerken yapabildik. Sanki o an buraya sonunda yerleşmiş gibi hissettim. Şoföre selamımızı verdik ve evimize geçtik…

.

.

Devamı geldi: http://oku.nesliufuk.com/bonjour-monsieur-bonjug-mosyo-2/