Düzenin Suyuna Gidip, Yalnız Dönmek

“Şehir yalnızlığı” üzerine son zamanlarda çekilen kısa filmler, yazılan şiirler, bol miktarda karşımıza çıkan dizilerin ardından bu kavrama iyice bağışıklık kazandığımızı sanıyoruz. Yalnızlık eskiden doğa ile başbaşa kalma, insanlardan uzak durma veya herhangi bir türden azınlık olma durumlarından birisinde karşısına çıkarken insanların, bugün bu tanımların hepsi değişti, eridi, başka bir kapta yeni bir şekle girdi.

Yalnızlık artık fiziksel, açıklanabilen bir gerçeklikten çok, duygusal, sezgisel ve zihinsel bir boyutta kullanılıyor eserlerde. Sanatın toplumları yansıtması gerçeğini düşünürsek aslında artan şehir nüfusu ve yayılan hayat düzeni ile yalnızlık hissinin yeni boyutu garipsenmeyecek bir gerçek.

“Bu kalabalık içinde yapayalnız hissetmektense, Dünya’nın bir ucunda tek başımayım.”

Şebnem Ferah, “Can Kırıkları” parçasının sözlerini de çoğu zaman olduğu gibi derin ve yalın yazmış. Bu konudan ilk bahseden olmadığı gibi, yeni Dünya düzeninde son olmayacağı da kesin.

Çoğumuzu saran beşer yığını bize etkisi olarak bakıldığında eskilerin, köylerinde, ormanlarında, gezdiği çayırlardan, hayvanlardan pek bir farksız artık. Eskilerin “insan” ilişkileri artık yerini hayat telaşına, “özgür” bireyselliğe ve birbirimizden “bağımsız” yalnızlık kuyusuna itilivermemize bıraktı. Artık her ilişki ne anlamlı ne derin ne de değerli. Ne tanıdığımız herkesin bir değeri var ne kurduğumuz ilişkilerde bir karşılıksızlık.

Eskilerin dostlukları hayatlarına giren 20 arkadaştan 15i ile ifade edilebilecekken, bugün çoğumuz 200 arkadaştan en fazla yalnızca 10u ile “dost” olabilecek kadar yoğunlaşabiliyoruz. Duygu aleminde yaşadığımız bu değişimi sermaye tabanlı iktisadi yapı (kapitalist ekonomi) ile paralel olarak görmek de aslında şair budalalığından öte algılanmalı. Sonuçta her 200 kişiden yalnızca 10u zenginlikleri tadabiliyor; tıpkı dostluklarımızı cimrice tattırışımız gibi.

Parçası olduğumuz Dünya ister öyle ister böyle bir düzene sahip olsun, bir bütün. Devirler değiştikçe bütüne yaklaşarak, parçalanmakta olan duygularımızın onarılması için yapabileceklerimiz ise sınırlı. Tahribatımızın olanca hızıyla azalması, yaraların en kısa zamanda sarılması ise yalnızca tek bir yolla mümkün. Acil olarak duygusal önceliklerimizin tekrar fiziksel önceliklerimiz olması gerekli. Beynimiz ile kalbimizin birlikteliği anlamına gelen “gerçek özgürlük” için adım atmamız gerekli. Mecburiyet diye bir şey olmadığını farkedip, büyük resim içinde kaybolan benliklerimizi, özümüzü su yüzüne çıkarmamız gerekli. Sonrası zaten kendiliğinden akacaktır. Eskilerin dediği gibi, su yolunu bulacaktır.