İkinci Kurtuluş Savaşı'na Kalmadan

Az gittik uz gittik… Dere tepe düz gittik. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, altı ayla bir güz gittik. Bir de dönüp ardımıza baktık ki, ne görelim, gide gide bir arpa boyu yol gitmişiz!..

Anonim de olsa, masal da olsa aslında geçen 70 yıl 2 ayda başımıza gelenin özeti bu sayılır. Ülke olarak konmuş hedefleri o ilk on yıldaki hızdan çok uzak, sanki az zamanda çok işler başaran biz değilmişiz gibi, sanki demir ağlarla yurdu ören biz değilmişiz gibi, olağan hızımızla ilelebet yavaşlayarak başarmaya devam ediyoruz. İlelelebet muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken şey sanki bilmeden, görmeden aynı yöne doğru gitmekmiş gibi, önümüzdeki dev duvarı artık iyice dibine girmiş olmamıza rağmen hala inadına görmeyişimiz, gösterilmeyişimiz marifetmiş gibi, bunca yıldır yapılan herşey sanki “devrin gerekleri” imiş gibi aldanarak geçti işte bir 70 yıl, ve 2 ay.

Düzen kurulmuş, düzeni kuran kişi bize başarısının sırlarını açık açık anlatmış, çeşitli yerlerde mesajları, püf noktaları vermiş. Biz gitmişiz her zaman yaptığımızı yapmışız. Kendini herhangi bir konuda inançlı sanmanın masum saflığına yenik düşmüşüz. Ne açıp kaynağını okumuşuz, ne de olayların gelişimine bakmışız. Bize söylenenle yetinip, o çok sevdiğimiz, çok değer verdiğimiz inancımızı korumak için dost bildiğimiz fikir güvelerimize zarar verebilecek gerçekleri irdelemekten korkmuşuz. Üstüne üstlük bu acı durum yalnızca devlet işlerinde değil, inançlarımızdan yeme alışkanlıklarımıza, ekonomimizden futbolumuza kadar işlemiş. Değer verdiğimiz kavramlara en ufak şüphe konmasın diye öyle güzel alışmışız ki birilerinin bizi oyalamasına, yönlendirmesine, uyutmasına…

“Sovyetler Birliği bugün dostumuzdur, müttefikimizdir. Onun bu dostluğuna bugün ihtiyarcımız vardır. Ama bir gün Sovyetler Birliği de Osmanlı gibi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanacaktır. Sovyetler Birliği içinden bizimle dini bir, dili bir, tarihi bir olan kardeşlerimiz vardır. Biz, o günlere hazır olmalıyız! Hazır olmak oturup beklemek değildir. Onlar bize gelemezler, biz onlara gitmeliyiz. Köprüler kurmak gerekir. Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, kültür bir köprüdür” – Mustafa Kemal ATATÜRK (29 Ekim 1933).

Sovyetler Birliği 1991 yılında parçalandı. Çoğu insanın ilk tepkisi 58 yıl önce bunu söylediği için, 58 yıl sonrasını öngörebildiği için, 58 yıl kimsenin o an gelene kadar inananamadığını o daha ortada ne fol ne yumurta varken söylediği için Atatürk’e hayranlık duymak oluyor. Hemen ardından yanılsamamız yine başlıyor. Hayranız, ona saygı duyuyoruz, dalıp gidiyoruz. Asıl anlatılmak isteneni, söylenenleri kaçırıyoruz.

Atatürk’ün asıl vasiyeti maneviydi, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının iyiliği için verdiği öğütler, açıkça dile getirdiği isteklerdi. Biz bugün çoğunlukla “Nutuk” isimli yegane kaynağın yalnızca son sayfasını okullarda görüyor, ciltlere sığmayacak yorumlar çıkabilecek bir kitabı es geçiyoruz.

Birleşmiş Milletler gibi en üst düzey uluslararası birlik için bile “Başvurmayı düşünmüyoruz fakat davet ederlerse katılırız” diyebilmek için Dünya’nın en gelişmiş devleti olmak gerekmiyor aslında. Vaktinde Atatürk bunu yaptığında Türkiye Cumhuriyeti topu topu 10 yıllık bir devletti ve az zamanda ne kadar çok işler başarmış olsa da yine de çağa yetişme telaşı sürüyordu. Atatürk, ne devleti gelişsin ve kalkınsın diye böyle bir birliğe başvurdu ne de Türk halkının kendi başaramadığı bir şeyi birlik yardımıyla başartılmayı kabul etti. Gerek görmedi, yoktu da.

Türkiye Cumhuriyeti’nin, bugün “medeni” ve “gelişmiş” bilinen çoğu ülkeden önce bazı adımları attığını hatırlamak gerek. Dünya üzerinde hiçbir devlet her konuda önder olmamıştır fakat 10 yılda çoğu ilki gerçekleştirebilen de olamamıştır. Önemli olan asla çağı yakalamak değildir, önemli olan çağın önüne geçmek, ona şekil vermektir. Aksi takdirde olsa olsa kaderimiz kuklalık, kölelik veya sömürgelik olacaktır, ki yerine göre hepsi halihazırda barındırdığımız özelliklerdir.

Düştüğümüz yanılsama, seçim yapmak zorunda olduğumuzu zannetmemiz. Yapmamız gereken ne sağa ne sola bakmak. İleriye gitmek için ne sağdan ne soldan kopya çekmemiz gerekmediği gibi, başkalarının “ileri” tarifini de kendimiz için kabullenmemiz cehaletten başka bir şey olamaz. Bunun en güzel örneklerini de bize dünyadaki yaygın parasal yapı sık sık veriyor. Burada da en başa dönüp her zamanki gibi sevdiceğimize bir dokunan olmasın diye görmezden geliyoruz.

Bu gidişle önümüzde iki ihtimal var; ya bir gün takılıp düşeceğiz ve başımızı taşa vurunca farkedeceğiz ki takıldığımız bize çelme takanlardan başkası değilmiş, ya da takılmadan hemen önce farkedeceğiz. Her iki durumda da ne yapacağımız o an oluşacak toplumsal tepkilerden başka şekilde belirlenmeyecek. Ya ikinci bir kurtuluş savaşını parasal ve manevi olarak vereceğiz ya da ilkinde devrin manda ve sömürge baskısında boğulmuş Osmanlı’nın hasta vücudunun ağırlığı altında savaşarak kazandığımız özgürlüğümüzü çağdaş mandacılara geri teslim edeceğiz.

Bugün ise yapabileceğimiz tek şey var, o da farkındalığımızı arttırmak. Kendi kendimize aslında büyük resim içerisinde hiçbir önemi olmayan konularda tartışarak değil, yapay savaşlar vererek değil, şişirme kahramanlar ve sahte düşmanların peşine düşerek değil… yalnızca bilgiyi arama dürtüsünü yayarak bizi bekleyen tehlikeden kurtulabiliriz. Bilgi değişken ve devingendir, tarih her zaman taraflıdır, haberler çoğu zaman eksik ve yetersizdir. Kalıcı olan tek kurtarıcı, aklımız, mantığımız ve araştırma dürtümüzdür. En hakiki mürşit yine ve her zaman yalnızca ilim*dir…

İlk adımı hepimiz zaten bilmiyor muyuz?

“İkra **.”

.

.

.

* İlim: Bilgi, ayrıntı, özellik, nitelik, hassasiyet anlamında kullanılmıştır.

** İkra : Arapça’da, okumak, tekrar etmek, yaymak, ilan etmek, yaklaşmak/yakınlaşmak anlamlarına gelen Qara’a sözcüğünden türemiş emir kipi içeren sözcük. Hz. Muhammed’e inen ilk vahiydir. Genel olarak sadece “oku” anlamıyla bilinir.