Sesimi Duyan Var Mı?

Küçükken defalarca günlük tutma girişimlerinde bulunmuştum. Günlükten ziyade haftalık olarak başlayıp, aylık ve sonunda yıllık halini alan zayıf çabalardı hepsi. Teknoloji ile birlikte elle yazmanın parmak kaslarıma verdiği sızıdan kurtulmak ve biraz da sanırım “entel” hissetmek için bilgisayar ortamında yazma denemelerine girdim. Genelde silik denemeler oldular.

İnsanoğlu garip bir canlı veya biz olaya içeriden bakma şansına nail olduğumuzdan ne kadar garip olduğumuzu farketme ihtimalimiz artıyor. İlk düşünüşte hayvanlarda bulunmuyor gibi görünen bir duygusal açık dizimiz var. Her insanın bir dizi duygusal gediği ve bu gedikleri doldurmak için çırpınırken yarattığı irili ufaklı hayatsal çırpınışları var. Benim çırpınışım da “kim olduğumu bulmak” genel bahanesi altında, aslında kim olduğumu kabul edemediğimden kaynaklanan sebeplerden dolayı “kim olmak istiyorsam o olduğumu zannetmek” tavrını sürdürmem. Bu kurduğum uzun cümle de bunun bir örneği. “Kim olduğumu bulmak” ve kendim olarak yazmak istiyorum. “Olmak istediğim” gibi yaparak uzun ve cafcaflı cümleler, devrik ve karmaşık cümle yapıları kurmaya hevesleniyorum. Bu işlem sırasında elbette ki zaafım olduğum kişiyi, yani kafası karışık ve uzun karmaşık yapılı cümleler kurmaya yetkin olmayan bir çömez olduğumu kabul etmemek.

Her insan benim gibi kendini kendine ispatlama çabasına hayatının bir döneminde girer diye düşünüyordum bundan birkaç yıl önce. Nesli’yi tanıdıkça bu fikrim değişti ve aslında her insanın hayat mücadelesinin, kendini bulma savaşının aynı yoldan geçmekle olmadığını farkettim.

Nesli benim eşim. 11 aylık evliyiz ve kendi fikrimize göre erken yaşta evlendik. 26 yaşındayım. Bu durumda aslında toplumun ve hatta Dünya’daki çoğu toplumun genel kanısına göre hiç de erken evlenmedik, hatta tam sınırda evlendiğimizi söyleyenler de oldu bu konuda. Evlilik hakkında daha sonra yazarım diye tahmin ederek bu konuyu sonraya bırakıyorum. Burada eklemek istediğim esas nokta, bahsettiğim kişi Nesli bile olsa, bir insanı tanıma sürecinin sürekli devam ediyor olması. Sonuçta bu mantık bilimi içerisinde oldukça tutarlı değil mi zaten? Her insan sürekli değişir, hayatlar değişir, bir nehir asla aynı nehir olarak kalmaz… Dolayısıyla bir an tanıdığımız bir insan aslında bir sonraki anda yeni birisidir ve bu tanıma süreci sonsuz devinimi içerisinde yuvarlanıp gider. Kişinin sevip güvendiği insanlar ile ilişkileri bu yüzden heyecanlıdır bana göre. Aynı şekilde eski dostların kalıcı olmasının da sebeplerinden birisi bence budur. Değişime direnebilmiş bir gelişim süreci ile pürüzler nasır, eksikler de yosun tutar. Bu açıdan bakarsak ne nasır ne de yosun zararlıdır. Bütünün işlevselliği ve dengesi için hayati önem taşırlar. Bu konularda da ileride yazacağımı tahmin ediyorum.

Günlükler konusunda bir gelişme sergilemiş olabilirim. Bugün itibariyle 2 önemli hatamın üzerine gidiyor olarak gördüm kendimi. Lafta bırakmayarak sayfayı açtım ve tekrar yazmayabileceğimi değil, büyük ihtimalle daha fazla yazı yazacağımı ima ediyorum. Hem başlamak bitirmenin yarısı olduğu için, hem de ben hissettiklerimi doğrudan yazdığım için şimdi kestirebiliyorum ki bu defa yazma maceram iyi veya kötü bir raya oturacaktır.

Sıkıcı bir giriş olmuş olabilir fakat ileride fikirler ile süslenecek anı parçaları ile daha verimli bir dizi olmasını umarak, ışığın yanık kalmasını diliyorum.

Bir başka mesele de yazıların okunmak için mi yoksa kendimiz için mi yazılması gereği… Nesli’ye göre bu tür yazılar okunmak için yazılmamalı. Bence de okunacak diye tarzı veya içeriği değiştirilmemeli. İşin zor kısmı da bu maalesef. İster istemez parmaklarımdan sanki birileri karşımdaymışçasına akıyor kelimeler. Birilerine konuşuyorum ama kime, ben de bilmeden…

Acaba sesimi duyan var mı?