Bismillahirrahmanirrahim – 1

1) Hepimiz Tanrı’ya inanırız.
2) Bütün dinler “bir”dir.

İddialı söylemler olsa da bu fikirlerin dayanaklarını sunmaya hazırım. Aslında sayısız yazı yazabileceğim bir konuda ilk yazılarımı ardarda yazarak bir yerinden başlamış olmak istediğimden iki temel fikri paylaşarak açılış yapmak istedim. İki aşamada genel hatlarıyla değinip geçmek istediğim bu temel fikirleri iki yazı halinde açıklamak ve ileride yavaş yavaş (konunun içeriği ve kapsamı gereği) ayrıntılarından bahsetmek istiyorum.

“Hepimiz Tanrı’ya inanırız.” Bu sözün açıklaması aslında basit bir çocuk bilmecesi yaklaşımı ile de bulunabilir. Burada ilk ele alınması gereken, “Tanrı” sözcüğünün özünde yatan anlamdır. Tanrı, eski Türkçe bir kelimedir ve yine bu coğrafyada sıklıkla kullanılan ortadoğu kökenli “İlah” kelimesi ve batıda sıkça duyduğumuz “God” kelimelerinin eşanlamlısıdır. Aslında net bir tanım değildir ve özünde inanılan en kutsal ve üst kudret ve güç kaynağı ne ise, genellikle onu temsil eden sözdür.

Müslümanlık bize tek ve asıl Tanrı kavramını “Allah” sözcüğü altında toplar. Kökeninin “La İlah” olduğu yaygın şekilde savunulur ki bu da İngilizce’de “The God”, Türkçe’de yaklaşık olarak “Tanrıların Tanrısı”, “O” veya “Asıl Tanrı” arası bir tanıma denk gelir. Eski Mısır’da bu tanıma en yakın tanrı, “Ra” ismi ile anılır. Aslında Güneş tanrısı olarak anılsa da müslümanlıktaki esmalardan “Rahim”e denk gelir. Burada çoğu zaman düşülen yanılsama çok tanrılı dinlerde tanrıların ayrı ayrı olduğu varsayımıdır. Bu konuya diğer yazılarda değinmek üzere uzatmadan Antik Yunan mitolojisine ve oradaki üstün tanrı “Zeus”a geçmek istiyorum. Tanrıların babası, en kudretlisidir Zeus. Biraz daha kuzeye gittiğimizde de Viking tanrısı “Thor” o bölge mitolojisinde insan yapısındaki tanrılardan en önemlisi olarak karşımıza çıkar. Burada yine ayrıntısına girmeden belirtmeliyim ki Thor ile Zeus aslında aynı yapıda değildir. Zeus Tanrıların başındadır fakat Thor tanrıları yönetmez, yönlendirmez. Yanlızca en etkin ve güçlü tanrıdır. Hepsini, “arkası yarın” diyerek yalnızca değinerek geçmek istiyorum.

Esas konumuza dönersek farkederiz ki aslında her inanç sisteminde bir “asıl” tanrı vardır ve bir şekil bu “esas” güç, varsa diğer güçlere karşı hakim, diğer güçler yoksa da evren üzerinde bütün bir kontrole sahiptir. Bu yazının içeriği gereği ayrıntılara girmeden belirteyim ki, herhangi bir inanca sahip birinin illa ki bir esas tanrı inancına sahip olduğu konusu su götürmez bir gerçektir. Burada tartışılması gereken, ve aslında yalnızca kendimize itiraf ederek bile farkedeceğimiz şey, kendini “inançsız” (ateist tanımı yetersiz kalabilir) olarak tanımlayan kişilerin de özünde kendi tanımlarında bir “Tanrı” inancı olmasıdır.

(Eminim ki ayrıntılara girmeden kısa bir yazı ile toparlanamayacak bu konuda yazabileceklerim “bayat” yorumlarla sınırlı kalacaktır. Yazının uzunluğunu belirli bir seviyede tutmak ve yalnızca ileriki yazılara giriş niteliği taşımasını sağlamak için bir çift giriş yazısı yazmayı planladığımı tekrar belirtmeyi gerekli görüyorum.)

Kendisini bir şekilde “inançlı” tanımlayan her bireyin bir “Tanrı”sı vardır. (Burada “Tanrı” sözcüğünü yaygın toplum anlayışı kapsamında değil, kelime anlamı olarak kullanılmıştır.) Peki ya kendisini “ateist” olarak tanımlayanlar neye inanırlar?

Ateist olma sebeplerinin başında, toplumların cehalet ve fikir yoksunluğu dolayısıyla yaygın inanç sistemlerini hurafelerle doldurmuş olması gelir. Ateist’lik doğuştan gelen bir beşeri içgüdüdür, inanmak ise “insan”lığın getirisi. Mantık ve bilim çoğu zaman ateistlerin dayanağı olsa da asıl yardımcıları her zaman “inançlı” cahiller ve toplumsal yanılsamalar olmuştur.

(Bu konularda ayrıntılı fikirleri de ayrı ayrı yazılar halinde yazacak olma umuduyla bir not daha eklemek istiyorum. Cehaletle, toplum tarafından inançları dayatılan kişilerden ziyade, düşünerek ve iradelerini kullanarak ateist olmayı seçenlere saygı duyarım.)

Ateizm dayanaklarından birisi de mantık ve bilimin sınırlarıdır. Çoğu insan görmediğine inanmaz, ispatı olmadıkça bir fikri doğru kabul etmez ve aksi ispatlanabilir bir olguyu reddeder. Dürüst olmak gerekirse duyularımızla (5 temel duyu ile) kavrayabildiğimiz evren sınırları dahilinde mantıklı olan da budur.

Peki ateist bir kişi neye inanmış olur? Bilime? Evrendeki düzene? Kaosa (ki kaos da artık bir evren düzeni teorisi olarak bilim tarihinde yerini almıştır)?Tesadüflere? Tesadüfi görünen herşeyin bilimsel olarak olası olduğunun ispatlanmasına? İnsan mantığına? Beyin gücüne?

Uzayıp giden bir liste içerisinde kendisini “inançsız” olarak gören kişiler de aslında bilirler ki, kendilerinin de bir “asıl güç” veya “yönetici yapı” inancı vardır. Çoğunlukla kabul edilmek istenmeyen şey, yaygın olarak kabul görmüş ve mantıkla, bilimle çelişkili özellikler sergilediği düşünülen inanç yapılarına ortak olmalarıdır. Mantık ve bilim ile evrenin işleyişini algılamaya çaba sarfeden bu kesimin düşünce yapısı doğru yola yakın olsa da unutulan tek ve en önemli şey, Dünya üzerinde bulunan tüm inanç sistemlerinin insan eli değmiş olmasıdır. Kaynakları incelendiğinde karşımıza çıkan bambaşka ve alabildiğine kusursuz “öz”, kitlelerin sandığından oldukça farklı bir din olabilir.

Eminim bu yazıda bir sonuca varamayacağım. Yine eminim ki zaten bir sonuca varmak istesem de aralarda gönderme yaptığım konuları derinlemesine incelemeden fikirleri yargılamak da bir o kadar yetersiz sonuçlara götürecektir hepimizi. O yüzden bütün bu gevelemenin sonunda çuvaldızı kendime batırıp başarısız olmaya mahkum bu “önsöz” dizimden dolayı özür diliyorum, ve en başa dönüyorum.

Herkes eninde sonunda bir “kudret” ve “evrensel güç” inancına sahiptir. Biz bu inancın kökenine ne dersek diyelim, ne kadar diğer insanlardan farklı olmasını dilersek dileyelim veya ne kadar diğer insanların inançlarının açıklarını bulursak bulalım; kişinin inandığı “evrenin özü”, o kişinin “Tanrı”sıdır. O’na ne isim verdiğimize ise kimse karışmamalı. Önce bir inandığımızın farkına varalım, ayrıntılara sıra sonra gelir.